“SENin kaşınla gözün arasında savaş var idi,
Arada ben öldürüldüm, bu nasıl işti?”
“There comes a point in your life when you have to realize who really matters, who never did, and who always will.”
“SENin kaşınla gözün arasında savaş var idi,
Arada ben öldürüldüm, bu nasıl işti?”
Güzel şarkılar dinleyen güzel kadınlar gördüm sonra, şiir gibiydiler…
“There comes a point in your life when you have to realize who really matters, who never did, and who always will.”
Öyle bir düşüşle düştün ki gözümden…

“Şehirler pas kokardı SENden evvel. Saçlarına yağmur düşmezdi güneş kızlarının. Çocuklar ellerinde taşımazdı cennet türkülerini. SEN geldin ve şehrimin yıldızlarına emanet ettin güzelliğini. Aşkı bilmeyen yanına mihmandar oldun aşksız sokaklarımın. Anneler hep kaybederdi kızlarını bir yokuşta. Bir yokuşun dibinde çalınırdı en ölümcül tamtamlar. Amcalar kahvelerde tebessüm saçmaz, nargilesinden hüzün çekerdi sinesine dudaklar. Kediler bir köşe başında usulca durur, gözleri sefalet kokardı yorgun güvercinlerin. Bir şehri gözlerindeki cennetle boyamak nedir bilmezdi kadınlar. SEN geldin ve bir şehri yüzünden akan yağmur zerreleriyle dirilttin.
Şimdi bir şehir var kalbimde, denizleri gözlerinde dalgalanan. Bir şehir, ismine adanmış, isminle kutsanmış. Şehirsizliğimin sarnıcına elveda demenin vaktidir şimdi. Kıyına vuran her dalgada biraz daha durulur kuşların hüznü. Kızıl bir nehre atılan taşın meydana getirdiği halkalar gibidir gözlerine değen aşkın tercümesi. Uzun seferler yapar kaptanlar SENin limanına, zordur sonsuz mutluluğa demir almak, bilirim. Muhayyer şarkılar mırıldanırım ikindi yağmurlarıyla beraber. Gözlerine günahsız bir aşkı mühürlemenin verdiği sonsuz güvenle, hangi cümlenin yüklemini aşk ile bitirsem, SEN olursun öznesi iştiyâkımın.
Kerpetenlerle sökülür ardından şehrin burçlarına kargışlanmış ne kadar kir varsa. Gözlerinden damıttığım ilahi efsunla, çocukların kalbinden Cebrailce bir vakarla çekerim hüzünleri. Kız çocukları ağlamaz olur artık, bir köşe başında yorulmaz genç savaşçılar. Babalar eve ekmeğiyle döner, anneler sıcaklığını paylaşır bir lokmanın. Şehre ucu yanık bir mektup gibi girer gölgen. Zemheri akşamlarında bir türkü bestelenir iman ve aşk ile. Bense bir hattattan aldığım metruk yüreğimle, zümrüt tepelerinde gezerim SEN kokan diyarların. SENcil şehirlerin muhaciriyim artık, her ayak izimde kalbinin attığı. Derin kuyulardan çıkan Yusufça bir âh ile göç eder şehrine kırlangıçlar. Her kanat sesinde billur bir serenâdın mırıltısı duyulur. Kadınların ellerini kesen bıçaklar, endülüs ağıtlarıyla bileylenir ansızın. Ve SEN kokar şehrin nurlu bahçeleri. Züleyha’nın güzelliğinin altında yatan aşk nidasıdır, SENin varlık prizmandan sâdır olan letafet. Esrarlı yazıtların arkasına saklanan bir vâv ile süslenir saçların. Gözlerinden neşvünemâ eder çöl kuşları. Ve SEN kokar şehrin nurlu bahçeleri. Ellerimden doğan güneşe yemin ederim, SENi yazacağım sırat köprüsünden geçerken gördüğüm rüyaya. Düşlerin içinden derlediğim şu müreffeh sevdayı, damla damla toprağa düşürüp, dirilteceğim ismine mimlenmiş şehirlerde. Nihavend musikisini andıran gülüşünle açacağım baharın kapıma vuran iniltisini. Küskün bir elifbanın üzerine değdireceğim SANA dokunmaktan haya eden ellerimi. Alnımı vurduğum her secdeden, binlerce kez SENi isteyerek kalkacağım. SEN kokacak yüzümün ayetleri, SEN kokacak suretim.
Soğuk gecelere emanet ettiğin türküleri söyler yorgun bir karınca kervanı. Bakışlarından arda kalan ne kadar düş varsa, hepsini gözlerime râm eylerim. Şehir susar ve SEN olur lehçesi güvercinlerin. Bir cami çıkışında duyarım kokunu, şadırvandan sıçrayan rahmet zerrelerine karışır hayalin. Çocukların ayak izinde bulurum güneşin saçlarından çaldığı o eşsiz parıltıyı. Bir şehir kalır SENden bana, aşksız şehirlerin dili kesik mütercimi olurum. İki kişilik üşürüm yokluğunda, birliğe erişsin diye yalnızlığım. Aynaların ardında bekleyen esrarı çözer şehlâ bakışların. Gecenin rahlesine, kalbime musaddık kıldığın sözler dökülür. Kelebeklerin kanadından su içerim aklıma SEN düğümlenince. Eski bir kitabenin yaldızlı sayfalarına kazınır göğsümde palazlanan hüzünler.
Şehre ihanet eden su kuşlarının gagasından ölüm şarkıları duyarım ansızın. Aşkın, ölümün kursağında bıraktığı çiçekler derlenir her lahza. Ve çiçeklerin dilinden konuşurum SENinle. Bir güle şeddelerim adını, bir menekşeden cezm ederim esmânı. Güller değil midir zaten mütercim akşamların yalnızlığında adını kalbime fısıldayan? Güller değil midir ezberimde biriken yağmurları asûde güzelliğinin vahasına düşüren? Güller değil midir şerhime düşen nurâni lafızların ardında kalan ürperti? Güller değil midir yüzünün kıblesinde ayet ayet ruhuma nüfuz eden? Güle ateş çalar gibi isteyeceğim SENi karanlığın altında uyuyan hüzün kanatlı meleklerden. Aşkın uğramadığı şehirlere perçinleyeceğim Allah’ın kalbine vurduğu sedeften mührü. SENi doğacak güneş ne vakit düşen de tan yerine zifir, SENi parlayacak gökteki yıldızlar ayın on dördünde. SENi yağacak kalbinden ilham alıp göğün alnından öpen yağmurlar.
SENi bir çocuğun ellerine bulaşan çamurların temiz kokusuyla mimleyeceğim varlığıma. Ezan seslerinin buğusuna emanet edilmiş yetim türküler ısmarlayacağım uzak şehirlerden. Adının geçtiği her yeri buram buram öperek geçeceğim hayatın ikindisinden. Ve ölüm diye SENi kucaklayacağım meleklerin huzurunda. Menekşe yanığı hayallerden derlediğim sevda türküleriyle adanacağım şehrine. Güvercinlerin kanadına düşen yağmur damlaların süzülüşüyle resmedeceğim visâlini gönlüme. SENi anacak düşen kar taneleri ve güzellik ikliminin mevsimi olacak adın. Hüznün ve sevincin o sonsuz ârâfında, şiirimi öpen suskunluğunla bileyeceğim içimdeki ateşleri. Mürekkebi SEN olacaksın, karanlığın rahlesine nakşettiğim kavi harflerin. Zebercet taşlarıyla kazıyacağım kalbini, gönlümün kitabesine.
İstanbul ne vakit üşüse, SENinle ısıtacağım Boğaz’ın gümüş rengi sularını. Çocuklar SENi koşacak sokak aralarında. SENi ağlayacak ekmeğini denize düşüren martılar. İstanbul koyacağım adını, minarelerle mavi göklere yaldızlarcasına. Sükuta bezenmiş lahzalara değerken mekki gözlerindeki şehlâlık, denizler ıslanır nefti bir akşamın hüznüyle. Yüzüne benzeyen güller koparır kalbimin bahçelerinden rüzgâr. Lisânıma dokunan şu müreffeh huzur, SENden nüzul olur bilesin. Mavi güneşlerin aksime vuran visaliyle, ellerini çizer göğün rahmine ellerim. SENi okurum yıldızlara şerholan kandil gecelerinde. Adındır, gülüşünle getirir baharları. Bir güzel dua sobeler beni kimsesiz sokaklarda. Gök/yüzünden alırım Allah’ın ruhuma indirdiği nefesi. Naif cümleler bağdaş kurar içime, ne vakit düşse aklıma SENden yana bir nur.
Ey YÂR! İnce bir yağmur sızısıdır varlığın, bir gelir bir gider.”

“Bu yaşa erdirdin beni,gençtim almadın canımı
ölmedim genç olarak ,ölmedim beni leylak
büklümlerinin içten ve dışardan
sarmaladığı günlerde
bir zamandı
heves ettim gölgemi enginde yatan
o berrak sayfada gezindirsem diye
ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.
Vakti vardıysa aşkın,onu beklemeliydi
genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için
halbuki aşk,başka ne olsundu hayatın mazereti
demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
vay ki gençtim
ölümle paslanmış buldum sesimi.
Hata yapmak
fırsatını Adem’e veren sendin
bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda
gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi
haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne
bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak
bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini
tanıdım Ademoğlu kimin nesiymiş
ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi.
Çeşme var,kurnası murdar
yazgım
kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.
Gençtim ya,ne farkeder deyip geçerdim
nehrin uğultusu da olur,dalların hışırtısı da
gözyaşı,çiğ tanesi,gizli dert veya verem
ne fark eder demişim
bilmeden farkı istemişim.
Vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine
arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!
Yola madem
çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım
hava bozar,yüzüm eğik giderdim yine
yaza doğru en kuduzuyla sürüngenlerin sabahlar
yola devam ederdim.
Gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim
gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın
onunla ben
hep sevişecek gibi baktık birbirimize.
bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık.
Oysa bu sürgün yeri,bu pıtraklı diyar
ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde
hani yok burda yanlışı yoklayacak hiç aralık
bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için
kalmadı hiç bir tepe çıkılmadık
eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce
alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık
ah,bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı
doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız
ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık
gönendi dünya bundan istifade
dünya bayındırladı:
Bir yakış,bir yanış tasarımı beride
öte yakada bir benî adem
her gün küsülü kaldık.
Bunca yıl bu gücenik macera beni tutuklu kılan
artık bu yaşa erdirdin beni,anladım
gençken almadın canımı,bilmedim
demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş
çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer
çiğ tanesi sanmak ne cüret,gözyaşıymış
insanın insana raptolduğu cevher.
Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana Ya Rabbi,
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım Ya Rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerede?”
“Köprüden geçerken dedi ki çocuk;
Baba düşeceğiz.
Bir gün biz de birlikte
Hiç dönmemecesine
Evimize gideceğiz,
İstanbul olacak bizim evimiz.”
Sana ayıracak vakti olmayanın seninle paylaşacak bir hayatı zaten yoktur…
;)